KATIPHOTO
pelo-4184.jpg

We Do Project

We Do #1

Bulutlu ve bol rüzgarlı bir Beyoğlu gününde, inanılmaz şirin bir kafede 4 kişiyiz. Düşsel var, Selin var, Öykü var bir de ben varım. Önce kahvelerimizi söylüyoruz, biz herkes gibi en klasiğinden americano içerken Selin’in cortado söylemesini takdir ediyoruz, birkaç espri ve birkaç kahkaha, sonra başlıyoruz konuşmaya.

Başta birbirini tanımama durumunun verdiği gerginliğin zamanla uçup gittiğine şahit oluyoruz, ve tabii bu sırada zamanında bizi çökertmiş olayları gülerek anlatıyoruz birbirimize, tam olarak aşabilmiş olmasak da o ambiyansa iyi gidiyor üzerine şakalar yapmak, çünkü biliyoruz ki ciddiyet baki kalırsa zorlaşacak paylaşmak.

Konu konuyu açıyor, biraz kendimizden, biraz çevremizden bahsediyoruz. Yetiştirilme tarzımız, toplumsal yapımız, aidiyet duygusu, içini sanata dökme, farkındalık anları, ve hız bağımlılığımıza değiniyoruz sonrasında.

Konulara olan bakış açılarına değinmeden kızları biraz tanıyalım.

  • Düşsel var, pembe saçlı, maviş gözlü olan. Düşsel ismi kadar güzel ve kelimenin tam anlamıyla çok neşeli biri. Kendine has çok güzel ve özenli yanları var. Oldukça duyarlı, sevecen ve inanılmaz arkadaş canlısı bir insan. Tıp öğrencisi, okçulukla profesyonel olarak ilgileniyor, bir de hayatını ve zevklerini paylaştığı çok tatlı bir YouTube kanalı var.

  • Öykü de var yanımızda, fındık burunlu ve kısa saçlı olan. Öykü genelde giyiminde siyah ve gri tonlarından şaşmaması ve sadeliği ile nam salmış, bir de soğuk gözüküp aslında çok sıcak ve sevecen olmasıyla dikkat çekiyor. Amerikan Kültürü ve Edebiyatı öğrencisi, kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir kız aynı zamanda.

  • Selin var bir de, dünyanın en renkli insanı. Bol mimikli ve altın saçlı olan. Ortamı kaliteli esprileri ve anılarıyla ısıtan, güldüğünde karşısında somurtmayı imkansız kılan biri. Çok açık fikirli ve olgun olmakla beraber içindeki minik çocuğu da her yerde yanında tutan bir karakter. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi, benim de 10 yıllık biricik arkadaşım, sırdaşım.

Fotoğrafların devamı en aşağıda olacak.


Birkaç soru ilerliyoruz ve bakıyoruz ki çok iyi gidiyor, bir süre sonra sorudan sapıp başka anıları veya duyguları paylaşabilecek rahatlığa da erişiyoruz. Üçü birbirinden ayrı karakter, ama müthiş bir uyum yakalanıyor çünkü herkes yara bandını söküyor masada.

Öykü bundan aşağı yukarı 1 sene önce saçlarını 3’e vurmak durumunda kalmış ve sonrasında duygusal bir çöküşe sürüklenmiş. “Erkek saçlı kız” olmanın getirdiği stereotipe ayak uydurmak zorunda bırakılmış olmak sorgulatmış bazı toplumsal beklentileri. Şansa yavaş da uzayan saçları süreci bir hayli uzatmış.

Düşsel güzellik yarışmasına başvurmuş, 4 yaşında televizyonda kuzenini o sahnede izlemek özendirmiş onu zamanında ve küçüklül hayalinin peşinden koşmuş. Başta kendisini çok özel hissettiren bu olay, elemeler sürecinde beklentilerini karşılamamış. Herkesin birbirinden uzun, zayıf, ince belli, fit bacaklı ve pürüzsüz tenli olduğu bir ortam belki de sorgulatmış neden herkesin aynı olmak zorunda olduğunu. Sonunda da beli “yeteri kadar” ince olmadığından gibi bir sebeple elenmiş yarışmadan ama, yazar burada kendi yorumunu katacaksa bence en sağlıklı olan olmuş, güzelliğin göreceliliğinden vazgeçip bunu bir yarış haline sokma fikri kimin aklına geldiyse zaten…

Selin kendini tam çok çirkin ve değersiz olduğuna ikna etmişken Didim’de Norveçli bir oryantal hocasının gelin hamamına denk gelmiş. Sahi nasıl bir kombinasyon bu böyle? Girişte gördüğü süt beyazı tenli, uzun bacaklı, sarışın, mavi gözlü birbirinden güzel ablalarımız, peştemalların altında görmüş ki o kadar da mükemmel değiller. Mesela kartlarmış. Elin Norveç’lisi ne bilecek göbek atmayı, hamam tasını doldururken dedikodu yapmayı? Eee, belki de medeniyetin kalbi göbek taşında atıyordur. Sonra bakmış onlarda da var selülit, onların da memeleri sarkıyor ve tabii göbekli olanı bile varmış bizim İskandinav güzellerinin! Kafamıza yerleşmiş o kült güzellikten uzaklarmış en az bizim kadar, yani onlar bile uzaksa nasıl kriterler bunlar orası sorgulanır. Gel zaman git zaman Selin’i güzellik standartlarının saçmalığına ikna eden olay böyleymiş.

*Bu sırada masada herkes kıpkırmızı gülmekten, bunu Selin’den dinlemek apayrı tabii. YouTube’da var bakın derim.

Sonra hız tutkumuzu eleştirdik biraz. Yok yok ya makas atmaktan bahsetmiyoruz. Tablet ve akıllı telefonla büyümüş olmasak da gençliğimizde kolay erişimimizin olduğu bu cihazların bizi nasıl etkilediğine göz attık. Sahiden de zerre tahammülümüz kalmadı 15 saniyeye dahi. Her şey hemen olmalı. Hemen. İnstagram’da yakın arkadaşımız bir şey paylaşsın ve olur da o terbiyesiz WiFi yeteri kadar hızlı açmasın o gönderiyi, hemen 4G’ye geçiyoruz.

Saniyelerle yarışıyoruz burda kardeşim, ya postu benden önce beğenirlerse?

Oturduğumuz mekanlarda prize yakınlık önceliğimiz. Prize yakın olan koltuğumuzun arka planı da hoş olsun, bir tuvalete gidip geleyim belki karşımdaki beni çekip hikayesine atar. Bak bakayım kimler bakmış. Aaa onunla hala görüşüyor musun? (Ve konuşma bu cümleden sonra bir daha asla dedikodu çizgisinden çıkamaz, bir buluşma daha boşa gitmiştir.)

Günlük hayatta konuştuğumuz çoğu şey aynı. Bize ceplerimizdeki küçük ekranlardan bir şeyler gösteriliyor ve biz de onlara göre hareket ediyoruz. Moda, magazin, dedikodu, yeni açılan mekanlar, oranın meşhur kokteylleri ve tabii mizah kültürü. Çok güzel bir söz vardır, “En yakınındaki 5 kişinin ortalamasısın” diye.

İltifat almayı konuşuyoruz biraz. İltifat neden verilir? Karşındakinin gönlünü hoş etmek için mi söylersin, yoksa gerçekten beğendiğin bir şey olduğundan mı? İltifatı içten kılan şey nedir diye genişletiyoruz soruyu, ve Selin şunları söylüyor konuyla alakalı; ”Değiştirilebilecek bir şeye iltifat edilmesi bana daha iyi geliyor. Birinin gözleri, saçları veya fiziğinden ziyade zevklerine dair övgü mesela. İçtiğim kahve veya okuduğum kitap olabilir, çünkü bunlar benim kendi şekillendirdiğim şeyler ve bu iltifatın sonrasında ‘teşekkür ederim’in de ilerisine gidebiliyoruz çünkü konu açılmış oluyor.”

Övgüye açlık oluşmuş gibi geliyor bazen özellikle şimdiki İnstagram neslinde. Fotoğrafıma yorumlar gelmeli, herkes beğenmeli, beğenenlere bir göz atayım kimler var kimler yok vb. Bir fotoğrafı sırf kendimiz için çekmiyoruz artık. Selfie’ler, kahve içerken çekilen pozlar, yere bakıp saçla oynama duruşu, düz duvar önünde çekilen yüzlerce amaçsız fotoğraf.

Tam bu sırada Öykü giriyor araya ve bir dönem bütün sosyal medyadan nasıl çekildiğini anlatıyor. Başlarda çok güzel giden bu sosyal medyadan arınmışlık durumunu zaman içinde FOMO ele geçiriyor. FOMO, yani Fear of Missing Out dediğimiz gelişmeleri kaçırma korkusunun en çok Z kuşağını etkilediğini söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan’a göre büyük bir anksiyete tetikleyicisi olan FOMO, bir çeşit sanal uyuşturucu. FOMO da uyuşturucu gibi kişinin bilinç kontrolünü bozuyor. Haliyle Öykü bugün yine sosyal medyada aramızda lakin tabii kontrol onda.

Konuştuk da konuştuk, paylaştık ve paylaştıkça çoğaldı neşemiz de rahatlığımız da.

Yazıya dökebileceğim kadarı bu şekildeydi ilk buluşmamızın. Dahası da dördümüzün arasında, o minik kafenin büyük masasında kalacak.

Bütün bu saydıklarım ve anlatmaya doyamadıklarım arasında, o gün beni en çok sevindiren şey, alakasız 3 insanın başkasıyla bu kadar güzel bir his bağı kurabildiğine şahit olmaktı sanırım. Hep gerilirdim acaba nasıl olacak, tabiri caizse enerjiler uyuşacak mı, konuşma akacak mı şeklinde ama, inanın bu kadar güzel olacağı aklımın ucundan geçmezdi.

Hızlı 21. yüzyıl jenerasyonuna bu kadar uzun bir yazı yazmakla iyi mi ettim kötü mü ettim bilinmez ama bu satırlara kadar beklenmedik bir sabırla geldiysen ve her kimsen, sana da teşekkür ederim.

Hiçbirimiz aynı değiliz ve olmayacağız da. Farklıyız, ve bizi güzel kılan bu.

Ayrıca aynı olmak çok sıkıcı olmaz mıydı zaten?

Ve evet, sen kimsen biz ona talibiz,

Çünkü birlikte daha güçlüyüz.

Sevgilerle,

Kati.

NOT: Fotoğrafların tamamı geçici bir süre için erişim dışıdır. En kısa sürede tekrar yüklenecektir.

Zeynep Karali